Written by sdd

İNSAN HAKLARI GÜNÜMÜZ

10 Aralık gününün Birleşmiş Milletler tarafından “İnsan Hakları Günü” olarak ilan edilmesinin üzerinden 67 yıl geçti. O tarihten bu yana, dünyada ve ülkemizde insan hakları ihlalleri sona ermedi. Bu gidişle sona erecek gibi de görünmüyor.

Ancak bu gerçekliğe rağmen, ülkemizde ve dünyada insan haklarının gasp edilmesinin daha çok deşifre edildiğini ve görünür olduğunu söylemek mümkün.

İnsan hakları gibi anlamlı günler ve semboller sayesinde, konu ile ilgili duyarlılıklar artmaktadır. Ülkemizde de hedeflenen çağdaş uygarlığa, ancak insan hak ve özgürlüklerini ilerleterek ulaşabileceğimiz gerçeği, kabul görmeye başlamıştır. Bu kabullere ve yasal düzenlemelere rağmen, insan hakları alanında henüz sınıfı geçecek durumda değiliz. Karnemiz, halen kırıklarla doludur.

İnsan Haklarının Evrenselliği :

Günümüzde insan hakları, ülkelerin iç işi olmaktan çıkmıştır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir insan hakkı ihlali varsa, demokratik ve insan haklarını içselleştirmiş devletlerin ve kurumların olaya müdahil olmaları ve engellemeleri gerekmektedir. İnsan haklarına duyarlı demokratik ülkeler ve kurumlar bu tepkiyi zaten gösteriyorlar. Bunda herhangi bir yanlışlık yok. Bu müdahale, ülkelerin iç işlerine karışmak sayılmıyor. Çünkü insan hakları, ulusal değil, ulusal üstüdür. Gerek uluslararası insan hakları sözleşmeleri, gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve gerekse Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mahkemeler de uluslar üstüdür. Bundan böyle, insan hakları ihlali yaşanan ülkeler, “bu benim iç işimdir, kimse karışamaz” diyemez. Tunus’da, Mısır’da ve Libya’da yaşanan insan hakları ihlallerine karşı, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, demokrasiden ve insan haklarından yana olan ülkelerin ve kurumların müdahalesi, iç işlere karışma olarak görülmüyor. Bu durum, insan haklarının evrensel niteliğinin sonucudur.
Hak ve özgürlükleri, insanlara iktidarlar vermemiştir. İnsanlar, bu hak ve özgürlüklere doğuştan ve insan olarak doğdukları için sahiptirler. Evrensel insan haklarına göre, bizde olduğu gibi, devlet bireye karşı korunmayacaktır. Birey, devlete karşı korunacaktır. Devlet, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak için vardır. Devlet, bireyin hak ve özgürlükleri alanına giremez.

İktidarlar, insanların özel dünyasına girmemelidir. Yönetenler, bu hakları korumakla ve geliştirmekle ödevlidirler. Uygulamaya baktığımızda, iktidarlar, seçildikten sonra kendilerini oraya taşıyan halktan kopuk, tepeden bakan ve ezen bir konuma geliyorlar. Sanki devlet insanların hizmeti için değil, insanlar devlete hizmet için yaratılmışlar gibi, ters bir algı oluşturulmaya çalışılıyor.

Yaşadığımız coğrafyada, sorunlarımızın çözümü hâlâ güç dayatılması ile sağlanmaya çalışılıyor. Yani sorunu çözmektense, sorunu dile getirenleri güç kullanarak dağıtmak, iktidarı kullananlara daha kolay geliyor. Oysa uygar ülkelerde, sorunu dillendiren ve hak arayanlara daha çok hak ve ifade özgürlüğü tanınarak ve diyalog yöntemiyle sorunlar çözülüyor. Tabi o ülkelerde insan hakları içselleştirildiği için, karneleri de temiz ve parlak oluyor.
İnsan haklarının içselleştirilmediği, demokrasi ve hukuk devletinin yerleşmediği ülkelerde, savaşların ve çatışmaların neden bitmediğini daha iyi anlıyoruz.

İnsan Hakları Karnemiz :

-İnsan haklarını “kutladığımız” bu günlerde, hâlâ en temel insan hakkı olan yaşam hakkını bile koruyamamanın ayıbını yaşıyoruz. Çünkü daha çok özgürlük yerine, toptan yok sayma ve talepleri şiddetle bastırma düşüncesi hâlâ hakim.
– Hâlâ toplumu bilgilendirme hakkı çerçevesinde haber yaptığı için hakkında dava açılan, tutuklanan ve mahkûm edilen gazetecilerimiz var.
– Hâlâ haber yaptığı için hakkında dava açılan gazeteler ve kapatılan internet siteleri var.
– Hâlâ ölümcül hastalıklarına rağmen, yüzlerce hükümlü ve tutuklu cezaevlerinden bırakılmayı bekliyor.
– Hâlâ cezaevlerimizde şiddete bulaşmadıkları halde, sırf düşüncelerini ifade ettikleri için yatan on binlerce siyasi tutuklu ve hükümlü var.
– Hâlâ seçilmiş Belediye Başkanları ve meclis üyeleri görüşlerinden dolayı yargılanmaktadır.
-Hâlâ savunma görevini yapmaya çalışan avukatlar, savunma görevleri nedeniyle yargılanmaktadır. Bu listeyi uzatmak mümkün.

AİHM’nin her yıl yayımladığı istatistiklerine göre, insan haklarını en çok ihlal eden ülkelerin başında Türkiye geliyor. En fazla ihlal kararı da haksız ve usulsüz tutuklamalarla, yani “adil yargılanma hakkı” ile ilgilidir. AİHM’e göre, Türkiye’de tutuklamalarla ilgili sistematik ve yaygın bir sorun var. Bu sorun da kısmen yasalardan, ama daha çok uygulamalardan ve yargının işleyişinden kaynaklanıyor. Bu sonuçlar, hükümetin AİHM ilkelerine uyum sağlamak için gereken çabayı göstermediğini ortaya koyuyor. Son günlerde gazetecilere karşı yoğunlaşan usulsüz aramalar ve tutuklamalar nedeniyle de Türkiye’nin AİHM’de mahkum olacağını söylemek için, kâhin olmaya gerek yok.

Türkiye’deki insan hakları ihlalleri, başta Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa Birliği olmak üzere, birçok uluslararası insan hakları örgütünün raporlarında da ciddi eleştirilere uğramaktadır. Türkiye, insan hakları konusunda “yüksek risk” içeren ülkeler arasında yer alıyor.
Evrensel insan haklarına ulaşmak için, daha epey zorlu yolumuz var. İnsanlığın refah ve huzuru için de insan hakları mücadelesini sürdürmek gerekiyor…

Ölümlerin, baskı ve işkencelerin yaşanmayacağı, demokrasinin, evrensel hukukun ve insan haklarının yaşama geçirileceği günleri özlemle bekliyoruz…

Sosyal Demokrasi Derneği
Önceki Yönetim Kurulu Üyesi
Av. Kemal AKKURT